15 Nisan 2020 Çarşamba

Published Nisan 15, 2020 by with 0 comment

KEŞAN / ERİKLİ / MECİDİYE /SAZLIDERE




       Edirne ilinin Keşan ilçesinde bulunan Mecidiye ve Erikli yılda en az bir veya iki kere gittiğimiz yerlerden . Kızımın ilk su altına dalmaya başladığı yer.




Yılda bir kere görüştüğümüz üniversiteden arkadaşlarımla buluştuğumuz yer de burası,bu tatil beldeleri.



    Her yıl gitmemizin sebeplerinden biri de Trakya Müzik Festivali'ne katılmak isteyen çocuklarımızın ısrarı oluyor. Çocuklarımız festivalde oluyor anneler de bol muhabbetli gezmelerde ve deniz keyfinde…





     Aynı zamanda  amatör ve profesyonel dalgıçlar için İstanbul’a en yakın dalış yeri İbrice Limanı.





Mecidiye ve Erikli'de yemek için lokantalar ,kafe ve çay bahçesi tarzında yerler çok fazla seçenek mevcut değil. Sebebi sanırım ev pansiyonculuğun çok olması ve gelen hanımların hamarat olması..



        

        SAROZ KÖRFEZİ


Ege Denizi’nin başlangıç noktasında bulunan Saroz Körfezi’nin özelikleri farklıdır.

***Antik çağdaki adı MELAS KOLPOS olarak bilinmekte.



*** Saroz Körfezi güneyden Gelibolu ilçesine bağlı Adilhan köyüne sınır Sazlıdere köyünden başlarsak sıra ile Gökçetepe, Mecidiye, Erikli, Danişment ve yayla köyünü sınırları içindedir.




** Ege Denizin’in en tuzlu bölgesidir.
***Saroz Körfezin’de karmaşık girdaplar çizen akıntılar görülür.
***Bu akıntılar sebebi ile kendi kendini temizleyen dünyadaki beş körfezden biridir.



**** Suların yüksek oksijen içeriği ve körfeze dökülen akarsuların getirdiği bol besin tuzları sonucu balık çeşitleri ve lezzetlerinde fark vardır.

 ***   Saroz körfezi 144 çeşit balık, 78 tür deniz bitkisi ve 34 tür deniz süngerine ev sahipliği yapar.

**** 2010 yılında bakanlar kurulu Kararı ile ‘ ÖZEL ÇEVRE KORUMA BÖLGESİ ‘ ilan edilmiştir.




     ****1970’li yıllarda Türkiye’yi ziyaret eden kaptan Cousteu , Saroz’da dalış yapmış.

****Dalıştan sonra Saroz Körfezi için “KIZIL DENİZİN’NİN KUZEY VERSİYONU “ DEMİŞTİR.



**** Saroz Körfezinin her iki kıyısında yazlıklar bulunmaktadır.
****İbrice Limanı dalış kulüplerinin yoğun olduğu bölgedir.
**** Erikli Tuz Gölü, doğal tuz gölü olmakla beraber pek çok kuş için barınma mekanıdır.



***Trakya müzik festivali 17-21 Temmuz ve 1-4 Ağustos aylarında Erikli sahilinde ve Uzun kumda yapılmakta ...Sanırım bu sene Enez'de de oldu.
***Trakya Müzik Festivali'ne binlerce insan Mecidiye ve Erikli'de pansiyonda, evde veya festival alanında çadırlarda konaklamakta …


***Eriklide konaklamak için birçok seçenek var diyebiliriz. Hemen hemen sitelerdeki evlerin %60-70 kiralık .



*** Bizim arkadaşlar ile Erikli’de kaldığımız tripleks ev İstanbul’dan arkadaşımın yazlık eviydi. Bize nerede yenir, denize nerede daha rahat gireriz,yürüyüş nerede yapılır tavsiyelerinde bulunurken bir de mantı yollamasın mı ne diyelim ışık sitesi sakinlerinden Latife hanıma çok çok teşekkürler...




**İki sene önce gittiğimiz zaman ise Mecidiye köyü yakınında Natura Bungalows adlı butik otelde kalmıştık.Çok bilinen bir yer değil biz de zar zor bulmuştuk.Ama uğraşlarımıza değmişti.Otelin bahçesi,oturulacak -sohbet edilecek yerleri çok hoştu.Yeşillikler içinde,insanın içini açan yerlerdi.Bizim gittiğimiz zamanda fiyatı uygundu.Bir oda için yanlış hatırlamıyorsam 100 tl di. Biz 3 kişi kalmıştık.



*** Festivaller dışındaki zamanlarda Erikli ve Mecidiye köylerinin sessizliği, sakinliği huzur verir. Tavsiye ederim..Biz festival zamanı mecbur gittiğimiz için biraz kalabalıktı haliyle.




İBRİCE

Edirne ilinin Keşan ilçesinin Mecidiye köyünün İbrice Limanı.Biz buraya bayılıyoruz. Kızım denizin altına dalmaya uğraşırken bense üstte yüzüyorum genelde. Yüzmeyi en sevdiğim yer diyebilirim.     İbrice’deki dalgıçların ve öğrencilerinin denize dalmak için seçtikleri çok ufak bir koy. Ama manzaraları harika. Burda yüzmek Assos'ta yüzmek gibi.Deniz suyunun soğuk ve dibin kayalık oluşu ve hemen derinleşmesi muhteşem.



      İbrice koyunun hemen yanındaki biraz yukardaki kayalıklara çıkıp orada oturup etrafı,denize atlayanları, denize giren çıkan dalgıçları seyretmek... İbrice'nin doğasını ve sadeliğini seyretmek .... 



   İbrice’de  yerleşim yeri yok ve kalmak istenirse  kendi çadırınız ile bir yer bulup kalabilirsiniz.Biz denemedik ama denenebilir,güzel bir ortam.


İbrice’ye en yakın yerleşim yeri Mecidiye köy. Burada pansiyonlar ve kiralanacak evler bulabilirsiniz.




    Bizim kaldığımız yer doğanın içinde pansiyonu huzur ve sakinlik burada dediğimiz ve bahçesinden meyva ve sebze topladığımız yeri çok sevdik.(Natura Bungalows yukarıda bahsettiğim gibi )




     Mecidiye’de en fazla uğradığımız yer balıkçı ve gözlemeci oldu.Güzel yerlerdi,biz beğendik.Market alışverişi de Mecidiye'den yapılıyor. İbrice'de sadece bir kafe var.Tost-çay tarzı şeyler satılıyor ancak.Hazırlıklı gidin deriz.


ERİKLİ

Erikli’de çok güzel çiçekli bitkilerin ve ağaçlarından koparılmamış meyvelerin bulunduğu onlarca site var.Sitelerin içlerinde gerçekten envai çeşit çiçekler ve ağaçlar var.Sanki her sitede bahçıvan çalışmış gibi bakımlı ve güzel görüntü oluşuyor.




     Arkadaşlarım ve kızlarımız için  İstanbul'dan tanıdığım olan Latife Hanım'ın tripleks villasının iki katını kiraladık. Eriklide kiraladığımız ev merkeze biraz uzak camiye yakındı.Tam kafa dinlemelik 4 gün geçirdik. Eriklide deniz ,doğa ve muhabbet bize yetti. Nereye gidelim ne yapalım demedik. Akşamları merkezde volta atmak,yemek yemek ve okey 
oynamak için çıktık.



     Latife hanımın misafirperverliği de çok iyiydi, bize mantılar yolladı sağ olsun. Denize girmek için en sakin yerleri gösterdi. Çok çok teşekkürler.



        Erikli'nin denizi  her zaman temiz,kendi kendini temizleyen akıntılarının  olması nedeniyle.50 metre açılınca derinleşen bir deniz,altının kum olması çoğu kişiye cazip gelebilir. Eriklide yüzmek güvenli…



    Yürüyüş yaparken hangi sitenin çiçekleri ve ağaçları çok güzel diye kendi aramızda tartışmalar yaptık .. Karar veremedik.



    Ağaçlarda meyvelerin hiç kopartılmamasını da anlamadık. Çocukların ve insanların gözü çok tok muydu veya başka bir şey mi bilemedik.



      En çok ise üç tekerlekli bisikletlerin arkasında sepet ile alışverişe giden hanımların çokluğu  dikkatimizi çekti. Karar verdim yazlığım olursa ben de alacağım.



     Erikli ailece gidilebilecek doğa içindeki evlerde, sakin huzurlu, çocukların arkadaşları dışarıda korkmadan akşama kadar oynayıp bisiklet bineceği veya yüzeceği tatil köyü havasında.


SAZLIDERE




Sazlıdere’de kuzenim Selma yazlık aldı. Gelmedin uğramadın derken uğradık. Ve bayıldım.
Bu kadar sakin ve bakir denilen yer burası olsa gerek.İki tane iskelesi bile var,çok güzel manzaralar çıkıyor.



        Küçücük koyda birbirini tanımayan yok.Saat 3-4 gibi ufak bir özel araçla dört gözle beklenen dondurmacı geldi.  Dondurması muhteşemdi.
         Sazlıdere’de sadece bir market var.



   Kuzenim Selma ve Eşi Hakan’a misafir geldi diye sitede oturanlar güzel kıyafetler ve ellerinde evde yaptıkları kekler ve kurabiyelerle, çitlemek için çekirdekleriyle bizi ziyarete geldiler.Ve bu ortama da bayıldık.

    Hakan bey’in gitar çalması ve ona eşlik eden şarkıları dinlemek bizi mest etti . Tekrar tekrar gitmek için sözleştik.

     

Keşan Tarihçesi


Keşan... Anadolu'yu Çanakkale Boğazı'ndan Avrupa'ya bağlayan kavşak...
İstanbul'dan İpsala Gümrük Kapısı'na, oradan Yunanistan'a uzanan yolların kesişme noktası... Tarih boyunca çeşitli külturlerin geçiş merkezi olan, yolağzındaki bereketli topraklar... Yeşille mavinin kucaklaştığı doğa harikası Saros Körfezi kıyıları...

Günümüzde; E-87, E-84, E-90 karayollarının kavşağında bulunan Keşan, Edirne'nin en büyük ilçesi. Edirne, İstanbul ve Çanakkale, Keşan'da buluşuyor ve oradan Yunanistan'a ulaşıyor. Avrupa'yı, Anadolu ile buluşturan yolağzındaki Keşan, Edirne'ye 112, İstanbul'a 215, Yunanistan'a ise sadece 35 kilometre uzaklıkta. Doğuda Malkara, batıda Enez ve İpsala, kuzeyde Uzunköprü, güneyde Gelibolu ve Saros Körfezi'yle çevrelenen ilçenin, 5 beldesi 44 köyü var. Keşan halkının önemli bir kesimi, 19 ve 20. yüzyılda Bulgaristan, Yugoslavya ve Yunanistan'dan göç eden Pomaklar, Boşnaklar, Gacal diye de bilinen Türkmenler ve Romanlardan oluşuyor.


Çağlar boyunca, orduların ve kültürlerin kıtadan kıtaya taşınmasında, geçiş noktası olarak rol oynayan Keşan'da, tarihöncesi dönemlere ait yaşam izlerine rastlanmıyor.



Ancak, eski çağlardaki adı 'Zorlanis' olan Keşan'da, binlerce yıl önce Lüviler  ve Trak boylarının yaşadığı sanılıyor.




Arkeolojik kazılarda elde edilen sikkeler, milattan önce 5 ve 4. yüzyıllarda bölgede Trak boylarından Odrislerin yaşadığını gösteriyor. Mecidiye sahilindeki millattan önce 4. yüzyıla ait yerleşim kalıntıları da Keşan'ın ilk çağlara kadar uzanan tarihine ilişkin bulgular arasında. Yayla ve Gökçetepe sahilindeki kale kalıntıları ise ortaçağda bölgeyi denetimi altında bulunduran Cenevizlilere ait..

Sırasıyla eski Yunan, Pers, Makedon egemenliğinde kalan Trakya, milattan sonra birinci yüzyıldan itibaren Roma hakimiyetine geçti. Via Egnatia yani Egnatia yolu üzerinde bulunan Keşan, bu dönemde daha da önem kazandı. Çünkü, Milattan önce 145 yılında, 6 metre genişliğinde inşa edilen Egnatia Yolu, Roma ile İstanbul'u birbirine bağlıyordu..

Karadeniz, Ege, Adriyatik arasında önemli bir askeri ve ticari ulaşımı sağlayan Egnatia yolu, Bizans döneminde de önemini  korudu. Ortaçağ boyunca Keşan, Balkanlardan inen  Gotların, Avarların, Bulgarların ve Peçeneklerin saldırılarına uğradı. Bizans başkenti Konstantinopolis'in bu akınlardan korunması için, 7. yüzyıldan itibaren, Keşan'ın ana yol üzerindeki konumu giderek güçlendirildi. Garnizon olarak nüfusu artan kasaba, 10. yüzyıl başında başpiskoposluk düzeyine yükseltildi ve Konstantinopolis'e bağlı bir metropol görünümü kazandı.

Bizans'ın iç karışıklıklarından yararlanarak  Rumeliye geçen Osmanlılar, 1354'de, önce Gelibolu'yu, kısa süre sonra da Trakya'yı fethettiler. Şehzade Murat, İstanbul'a uzanan yolun denetimini sağlamak için, komutanlarından Gazi Evrenos'u Keşan'ı fethetmekle görevlendirdi. Fethin ardından  Egnatia Yolu Osmanlı denetimine geçti.



'Sol Kol' adıyla, ana güzergah özelliğine sahip olan yolun üzerindeki Keşan, Osmanlı döneminde de önemli bir geçiş merkezi oldu. Keşan ve çevresine, Anadolu'dan gelen Türkmen toplulukları yerleştirildi.

Keşan'ın merkezi olan Rusköyü ile 13 vakıf köyü, 16. yüzyıl başında, Osmanlı vezirlerinden Hersekzade Ahmet Paşa'ya  mülk olarak verildi. 16. yüzyılda 29 olan köy sayısının, 17. yüzyılda 47'ye yükselmesi, Osmanlının kazaya verdiği önemin ve gelişmenin göstergesiydi.

19. yüzyılda, Osmanlı'nın Rumeli bozgunuyla birlikte, Keşan da işgaller ve göçlerle sarsıldı. 1828 ve 1877'de Ruslar tarafından iki kez işgal edildi.1878-79'da Rusların Balkanları işgaliyle başlayan göç dalgasından, Anadolu'ya giden ana yolun üzerinde bulunan Keşan da etkilendi ve göçmenlerin bir bölümü burada yerleşti.

Keşan, son olarak I. Dünya Savaşı'nın ardından, 30 Temmuz 1920'de Yunanlılar tarafından işgal edildi. Keşan halkı, Ulusal Kurtuluş Savaşı'na katılan 'Trakya Müdafai Hukuk Cemiyeti'ne tüm güçleriyle destek verdi.  İlçe, Mustafa Kemal Atatürk önderliğinde kazanılan 'Büyük Zafer'in ardından, 19 Kasım 1922'de bağımsızlığına kavuştu.

Yolların kavşağındaki Keşan, her dönemde çeşitli kültürleri buluşturan bir merkez oldu. Yüzyıllarca Osmanlı yönetiminde kalan Keşan'da, imparatorluk şemsiyesi altında farklı halk toplulukları bir arada yaşadı. Azınlıklar kendi inanç ve geleneklerini sürdürdüler. 1894 Vilayet salnamesine göre; Keşan'da yaşayan Rum ve Bulgarların sayısı 25 bine yakındı.1874 yılında ilçede; 4 cami, 2 kilise, 1 medrese, 12 çeşme, 5 sebil, 2 bedesten, 11 han ve 2 hamam olduğunu  kayıtlardan öğreniyoruz. Ne yazık ki  bu tarihi eserlerden çok azının günümüze ulaşabildiğini görüyoruz.

Keşan'da günümüze harabe olarak ulaşan en eski eserler; Mecidiye sahilindeki MÖ 4. yüzyıla ait yerleşme kalıntılarıyla, Yayla sahil kesimindeki kale kalıntısı ve Gökçetepe'de Ortaçağ'da inşa edilen Ceneviz kalesi. Bu eserler de arkeolojik çalışmalarla, gün ışığına çıkarılmayı bekliyor.İlçe merkezinde bulunan Hersekzade Ahmet Paşa Camii, restorasyonlarla günümüze sağlam olarak ulaşabilmiş en önemli yapı.1511'de, kesme taştan inşa edilen tek kubbeli camii,  erken Osmanlı mimarisi özelliklerini taşıyor. Giriş kapısı tarafındaki bölümü sonradan eklenen caminin, avlusundaki 12 köşeli mermer şadırvan ve üzerindeki süslemeler dikkat çekiyor. Caminin haziresinde çeşitli dönemlere ait mezarlar ve işlemeli mezar taşları yer alıyor. Camii yakınındaki Osmanlı dönemine ait çift kubbeli hamam da kısmen yıkılarak günümüze ulaşabilmiş tariihi eserlerden. 

Keşan'da zamana meydan okuyan eserlerden birisi de Mercan Köyü'ndeki tarihi taş köprü... Osmanlı köprü mimarisinin belirgin özelliklerini taşıyan köprü, üç kemerli...Su taşkınlarına karşı gözleri bulunan köprü, korkulukları yıkılsa da ayakta kalabilmeyi başarmış...




Hersekzade Cami civarında bulunan bir kaç eski taş ev günümüze kadar gelebilmiş eserlerden. Yukarı Zaferiye Mahallesi'nde ise kentin tarihi dokusunu yansıtacak yoğunlukta taş evler bulunuyor. Yöreye özgü sivil mimarlık örnekleri olarak dikkat çeken bu yapıların çoğu yok olmakla karşı karşıya...



    Keşan'ın tarihçesini Keşan belediye sitesinden kopyaladım daha ayrıntılı okumak isterseniz keşan tarihi de bulunan linkten takip edebilirsiniz.




      Biz gezerken araştırırken çok çok keyif aldık..

                   SİZLERE DE PATİ PATİ GEZİLER DİLERİM..:)
         







     







Read More

1 Ocak 2020 Çarşamba

Published Ocak 01, 2020 by with 0 comment

İSTANBUL BOĞAZI VE ANADOLU KAVAĞI

       İstanbul Boğazı denince aklıma ilk gelen şeyler : denizin renklerindeki değişim,denizdeki vapurların ,teknelerin, sandalların trafiği ve tabi ki yalılar ,köşklerin eskimiş güzellikleri...
Kız Kulesi
İstanbul; içinden geçen, iki kıtayı birbirinden ayıran Boğaz'ı olmasa bu kadar gösterişli geçmişe sahip olabilir miydi?
       
Galata Kulesi


        İSTANBUL BOĞAZI'NIN COĞRAFYASI 


Asya ve Avrupa kıtalarını birbirinden ayıran,Karadeniz’i Akdeniz’e bağlayan İstanbul boğazı yüzyıllardır birçok devletin dikkatini çekmiş ve hala çekmektedir.
Sultan Ahmet Cami
Araştırmalara göre İstanbul boğazının yaklaşık 7 bin yıl önce, 4. jeolojik dönemde vadi arazisinin çökmesi ile meydana geldiği düşünülüyor. Bu konuda maalesef kesin bir kanıt yok. Genel kanı ise fay hattı geçen arazinin çöktüğü ve deniz suları ile doldurduğudur. 
Eminönü cami (yeni cami)
Çöken alanın Karadeniz ve Marmara suları ile dolmasıyla boğaz oluşmuş, iki deniz birbirine bağlanırken iki kıtada birbirinden ayrılmıştır.


Tarihi Yarım Ada
.       Girintili çıkıntılı yapıya sahip İstanbul boğazı yaklaşık 30 km uzunluğunda… Bazı yerlerinde iki yaka birbirine yakın, bazı yerlerinde daha uzaktır. 


Tarihi Yarım Ada

İstanbul Boğazı’nın en dar olan bölümü Rumeli ve Anadolu Hisarı arasındaki bölümdür. Bu alan toplamda 760 metrelik bir genişliğe sahip. En geniş bölümü ise 3600 metre civarında. (Rumeli Feneri – Anadolu Feneri) 
Ortaköy Cami
Boğazın derinliği güneyden kuzeye gittikçe artar, ortalama derinlik 60 metre civarındadır. En derin yeri 100-120 metre derinliğindedir. En derin bölge ise Kandilli – Bebek arasıdır.


İSTANBUL BOĞAZI KÖPRÜLERİ



İstanbul Boğazına köprü yapma projeleri her İmparatorluğun planında yer alsa da ilk denemeyi gerçekleştiren 2.Bayezid zamanıdır.



1836 yılında II.Mahmut döneminde İlk köprü ahşap olarak Haliç üzerine yapılır. İsmine HAYRATİYE KÖPRÜSÜ 
denir.
15 TEMMUZ ŞEHİTLER KÖPRÜSÜ (1.KÖPRÜ)
 İlk adı Boğaziçi Köprüsü olan köprü ulaşıma 30 Ekim 1973 te açıldı. 26 Temmuz 2016 yılına kadar Boğaziçi Köprüsü adı kullanılırken. 15 Temmuzdaki darbe girişiminde burada hayatını kaybedenler anısına köprünün adı 15 Temmuz Şehitler Köprüsü olarak değiştirildi.



Yapımını İngiliz ve Alman firmalarının üstlendiği köprünün, köprünün bir ayağı Avrupa yakasında Ortaköy iken Anadolu yakasında ise Beylerbeyi semtindedir..


1.köprü ( 15 Temmuz Şehitler Köprüsü )
            İki ayakları arası uzunluğu 1074 metre ve 6 şeritli olup 1973 yılında dönemin Fahri Korutürk tarafından açıldı.


1.köprü ( 15 Temmuz Şehitler Köprüsü )

FATİH SULTAN MEHMET KÖPRÜSÜ 
   3 Temmuz 1988 de hizmete giren asma köprünün bir ayağı Anadolu tarafında Kavacık diğer ayağı ise Rumeli Hisarüstün'dedir.


2.köprü (Fatih Sultan Mehmet köprüsü )
Kule ayakları arasındaki uzunluk 1090 metreyi bulur. Boğaz köprüleri Asya ve Avrupayı birbirine bağlamasının yanında


2.köprü (Fatih Sultan Mehmet köprüsü )
Ülkemizin önemli günlerinde ve şampiyonluk kutlamalarında köprümüz güzel renklerle ve bayraklarla süslenmektedir.


2.köprü (Fatih Sultan Mehmet köprüsü )

   YAVUZ SULTAN SELİM KÖPRÜSÜ (3.KÖPRÜ)


3. Köprü  (Yavuz Sultan Selim Köprüsü)
En son yapılan köprünün bir ayağı Avrupa yakasında Sarıyer’in Garipçe mahallesi diğer ayağı ise Anadolu yakasında  

Beykoz’un Poyrazköy semtinde bulunuyor. Köprünün özelikleri açısından dünyanın en geniş köprüsü genişliği 59 metre, kule yüksekliği 322 iki ayağı arasında ki mesafe ise 1408 metre ile İstanbul Boğazın da ki en uzun ve en geniş köprü konumunda.


3. Köprü  (Yavuz Sultan Selim Köprüsü)
     Üç köprüden de gece veya gündüz geçseniz müthiş görsellere tanık olabilirsiniz.



   İSTANBUL BOĞAZ TURLARI



Özel firmaların yanı sıra İstanbul Şehir Hatları’na bağlı vapur ve teknelerle yapılıyor.


    İstanbul’u denizden görmek çok keyifli  ve yolculukların en güzellerinden.Yalılara mı tepelerdeki camilere mi teknelere mi ufak motorlara mı denizin rengine mi bakacağımıza şaşırıyoruz.Her şey bu kadar muhteşem görünebilir mi?
         Şehir hatlarının Eminönü'nden kalkan ve size Boğaz'ı gezdiren uzun ve kısa turları mevcut.
Biz uzun turu tercih ettik. Termosumuzda çayımızı,simidimizi alıp vapura bindik..
***Vapurdaki büfede sıcak ve soğuk içecekler ve atıştırmalıklar satışı var.
Bizim tercihimiz ise  termosumuzda çayımızı ve simidimizi alıp vapura bindik..



HERGÜN

EMİNÖNÜ
BEŞİKTAŞ
ÜSKÜDAR
KANLICA
SARIYER
R.KAVAĞI
A.KAVAĞI
Kalkış
Varış
10:35
10:50
11:05
11:35
12:05
12:15
12:25

A.KAVAĞI
R.KAVAĞI
SARIYER
KANLICA
ÜSKÜDAR
BEŞİKTAŞ
EMİNÖNÜ
Kalkış
Varış
15:00
15:10
15:20
15:40
16:10
16:25
16:40
Tur süresi 6 saatir.


Altı saat sürecek bu turda İstanbul Boğazı'nın tüm güzelliklerini denizden görmek için 25₺ olan biletlerimizi alıp bol muhabbetli,çaylı,simitli turumuza başladık . 
Eminönü'den 10.35'de başlayan vapur turumuzun ilk durakları olan  Beşiktaş ve Üsküdar İskeleleleri'nde sadece yolcu alıp,yolcu indirdi.





 Kanlıca İskelesi'nde Kanlıca yoğurdu satan satıcılar  vapurda satış yaptılar. Sanırım 15 dakika kaldık bu iskelede. Bizim de vapurdan iskelenin resmini çekmek için bol bol zamanımız oldu.
Sarıyer ve Rumeli Kavağı'nda da 10 dakikalık duraklamalar haricinde bekleme olmadı. 

12.30 gibi Anadolu Kavağı'na vardık inerken görevliler 15.00'a kadar buradayız dediler.2,5 saatimiz vardı.Gecikmeyin beklemiyoruz uyarısını yaptılar.



İskeleye indiğimiz andan itibaren balık lokantalarının çağrı sesleri, balık kokusu...
Balık yeme konusunda karar verdikten sonra iki buçuk saati iyi değerlendirmek için   beğendiğimiz lokantaya baştan siparişileri verip Yoros Kalesi'ne çıkmaya başladık.



Dönüşte balıkçıyı arayıp siparişlerimizi pişirmesini istedik. Doğru karar vermiştik.
Yoros Kalesi'ne köyün içinden,mezarlıktan ve daha yukarıda olan çay bahçeleri ve lokantaların içinden merdivenli yollardan geçerek vardık. Ayaklar sağlam iken gidilmeli...
Yoros Kalesi'ne çıkarken de kaledeyken de  boğaz manzarası çok güzel . Yorgunluğumuza deydi.

Bol bol resim çektik,çektirdik.İnişimiz yokuş aşağı olduğu için çok rahattı.İnerken aradığımız lokantada balıklarımız hazırdı. Plan çok iyi oldu.Tatlı yemeğe ve çay içmeye bile vaktimiz kaldı.Tavsiye ederim.




Yalılardan hangisi bizim olsa kimler otururdu diye muhabbet etmeye başladık hemen. Beşiktaş ,Üsküdar, Kanlıca ,Sarıyer ve Rumeli Kavağı'ndan geçtik.Her yeri görme fırsatı bulduk.. Her gün denizden bu güzergahı kullananlar bıkar mı,bıkmaz mı ? Size soruyorum.

   Hayallerimize son noktayı Anadolu Kavağı'ndan ev almakla koyduk. İnşallah diyelim,belki olur.


Rumeli Hisarı
Anadolu Kavağı; İstanbul’un en şirin en güzel en doğal balıkçı köyü … Limandan iner inmez balık lokantaları karşılıyor bizi. Taze balıklar,mezeler  ve tatlılarda  gözümüz kalsa da dönüşte yeriz diyoruz. 
  
Yoros Kalesi'ne çıkmak için yola koyuluyoruz. 
Yeşillikler içinde dar sokaklar, değişik değişik mimaride tek veya çok katlı evler  gördük,çok beğendik.Yollar bitmiyordu adeta...



        Yokuş çıkmak ne kadar yorucu olsa da arkaya dönüp manzaraya bakınca tüm yorgunluğumuz bitti.

Resim çekmeye de bakmaya da doyamadığımız Boğaz'ın yeşil ile dansı..



     Kale'ye çıkarken yeşillikler içindeki lokanta ve çay bahçesi içinden geçtik..

ANADOLU KAVAĞI

Yoros Kalesi'nin eteklerine saklanmış sahil kasabası 1946 yılına kadar askeri bölge içinde olan Anadolu Kavağı, Rumeli kavağı gibi köye giriş çıkışlar da hüviyet kontrolü yapılırdı. Gayrimüslimlerin girişi kesinlikle yasaktı.




ANADOLU KAVAĞI İSMİ NEREDEN GELMİŞ ?

         Çınar ağaçlarına eskiden kavak denildiğinden köyün adının Anadolu Kavağı olduğu rivayet edilir.

Diğer söylenceye göre ise köyün meşhur kavak incirinin köy adı olmasıdır.
      EVLİYA ÇELEBİ


“Baştan başa Müslüman kasabasıdır. Merkezinde 800 civarında hanesi, yedi mescidi, bir hamamı, 200 kadar dükkanı, bekar evleri, sıbyan mektebi ve bir çeşmesi vardır. 



Halkı gemici, bağcı ve tüccardır.” der. 
Osmanlı yöneticilerinin öteden beri ehemmiyet verdiği milletler arası karantina işlemleri için 1838’de meşhur Kavak Tehaffuzhanesi inşa edilir.





                TEHAFFUZHANE : Yolculuk sırasında, yolcuları ve personeli arasında bulaşıcı hastalık görülen gemilerin karantina sürelerini geçirmeleri, gerekli sağlık önlemlerinin alınması ve hastaların iyileştirilmeleri için, büyük limanlara yakın kıyılarda kurulmuş olan sağlık kuruluşu.



      YOROS KALESİ



   Anadolukavağı Kalesi veya Ceneviz kalesi olarak  da bilinen bu kalenin adı ''kutsal yer " anlamına gelen Hieron'dan geliyor.



Yoros adı da  "dağ" anlamındaki "oros"tan gelmiştir.Bu da kutsal olduğunu düşündürüyor.



Yoros kalesi'nin bir Ceneviz yapısı olduğuna inanılır. Kulenin birinde görülen Grekçe kitabe
buranın Bizans inşaatı olduğunun gösterir.



1305 te kale, Şile kalesi ile birlikte Türklerin eline geçmiş fakat uzun süreli olmamıştır.
1348'de  Karadeniz ticaret yoluna hakim olan Cenevizlerin eline geçer.



Yıldırım Bayezid'in, 1391'de Yoros kalesini aldığı ve Osmanlının, Konsantinopolis'i  fethetme yolunda bir üs olarak kullanılmıştır.



İç duvarlarda birisinde haç işareti bulunmaktadır.
 İstanbul Üniversitesi tarafından yapılan arkeolojik çalışmalar devam etmektedir.







CEVRİYE HATUN ÇEŞMESİ



Meydanda bulunan XVIII. yüzyıldan kalma oymalı çeşme bulunur.

MİDİLLİ ALİ REİS CAMİİ

Küçük cami 1593 yaptıran Midilli Hacı Ali Reis caminin hemen yanında bulunan türbesinde yatıyor.






İSTANBUL  BOĞAZININ TARİHİ




    Asya ve Avrupa kıtalarını birbirinden ayıran Karadeniz’i Akdeniz’e bağlayan   İstanbul boğazı, yüzyıllardır birçok devletin dikkati çekmiş ve hala çekmektedir.



        Bilinen tarihine göre ; M.Ö VII. Yüzyılda ,Trakya kökenli bir prens olan Bizas tarafından kurulan İstanbul. Bizans’ın kurduğu şehir anlamına gelen Bizantion ismini alır.



      Daha sonra M.Ö  devirlerinde  yunan şehir devletlerinin idaresinde kolini görünümündedir. Truvalılar, Atinalılar, Ispartalılar, dönem dönemde perslerin eline geçer ve M.Ö II. yüzyıllarda Anadolu’ya hakim olmaya başlayan Roma imparatorluğu M.S 196 yılında  Septimus Severius zamanında Bizantionu (İstanbulu)  topraklarına katar. 



IV.yüzyılın başlarında İmparator konstantinos devrinde Bizantion Romanın yerine , Roma İmparatorluğunun başkenti olur. Nova Roma ( yeni roma ) denilen şehir , sonradan Konstantionopolis olarak anılır. 



 395 senesinde  Roma İmparatorluğu ikiye ayrılınca  Konstantionopolis Doğu Roma( Bizans) İmparatorluğunun başkenti olmaya devam etmiştir. Bizans döneminde ise Araplar ve Bulgarlar Konstantionopolis’i devamlı saldırlar düzenler fakat başarılı olamazlar.



       XI. yüzyıldan itibaren Türkler Anadolu’ya girerek Bizansın komşusu ve düşmanı olurlar.
    1453 yılında ise Osmanlı Sultanı Fatih Sultan Mehmet Konstantionopolis’e hakim olur.

         Asya ve Avrupa kıtalarını birbirinden ayıran,Karadeniz’i Akdeniz’e bağlayan İstanbul boğazına hakim olmanın yüzyıllar boyunca  ekonomik ,siyasi ve askeri değerlere etkisi çok büyüktür.
    

  Ekonomik değerleri korumak kolay olmamış

    İstanbul’un fethi sonrasında İstanbul Boğazı tamamen Osmanlı hâkimiyetine girmiş ve 1484 yılındaki fetihler sonrası Karadeniz adeta bir iç deniz durumuna gelmiştir. Böylelikle, Osmanlı Devleti’nin Boğazlar üzerinde uzun bir süre tek taraflı uygulaması söz konusu olmuştur. 1774 Küçük Kaynarca Antlaşması’na kadar Karadeniz ve Boğazlar, barış zamanında diğer devletlerin gemilerine –özellikle de savaş gemilerine- kapalı tutulmuş, bu uygulama Osmanlı İmparatorluğu’nun “Eski Kuralı” yani Kaide-i Kadime deyimiyle anılmıştır. Osmanlı İmparatorluğu’nun Boğazlar üzerindeki mutlak tasarrufu ise devletin güç kaybetmesiyle birlikte kademeli bir şekilde değişmiştir.
  
      

        Osmanlı Devleti bazı devletlerle yaptığı ikili antlaşmalarla bu devletlere kendi karasularında ticaret yapma hakkı tanımıştır. Bunun temel nedeni, Avrupa’da Osmanlı Devleti’ne karşı oluşturulan haçlı birliğine karşı bu ülkelerin desteğini alarak Avrupa Hıristiyan birliğini parçalamaktır. Verilen bu imtiyazlar Karadeniz’in Osmanlı Devleti’nin tam kontrolünde olması sebebiyle otoritesini olumsuz etkilememiş.


            Osmanlı Devleti’nin zayıflayıp büyük devletlerin çeşitli imtiyazlar elde etmek ve Avrupa’da üstünlük kurabilmek için Boğazların ve dolayısıyla Osmanlı Devleti’nin hedef kabul edilmesi ile devam etmiştir. Osmanlı devletinin aldığı yenilgilerden sonra 21 Temmuz 1774 tarihli Küçük Kaynarca Antlaşması imzalanmış ve bu antlaşma neticesinde;



Çarlık Rusya Karadeniz kıyılarına ulaşmış; dolayısıyla Karadeniz Osmanlı Devleti’nin bir iç denizi olma özelliğini kaybetmiş,
Rus ticaret gemilerinin Boğazlardan serbestçe geçmeleri garanti altına alınmıştır.


Rus savaş gemilerinin Karadeniz’den Akdeniz’e çıkmasını Osmanlı devleti kesin olarak reddetse de I.Napolyon’un 1798’de Mısır’ı işgali üzerine Osmanlı Devleti, Rusya’dan yardım istemek zorunda kalmış ve imzalanan İstanbul Antlaşması neticesinde;



Tarihte ilk defa olarak Rus harp gemilerinin Boğazlardan geçerek Akdeniz’e açılmaları resmen kabul edilmiş,Boğazlar, Osmanlı devleti ile Rusya’nın ortak taahhüdü altına girmiştir.
Sonuçta, Karadeniz ve Boğazlar devletler arası rekabetin konusu haline getirilmiştir. Yaşanan siyasi olaylar neticesinde, Osmanlı Devleti, sadece Ruslara Karadeniz’de üstün bir durum tesis etmek fırsatını vermektense, diğer devletlere de geçiş hakkı tanıyarak devletler arasında bir denge politikası uygulamayı daha uygun bulmuş, bu kapsamda İngiltere ile Kale-i Sultaniye (Çanakkale) Antlaşması’nı imzalamıştır. Antlaşmaya göre Osmanlı Devleti, barış zamanında Boğazları hiçbir yabancı devletin savaş gemisine açmamayı taahhüt etmiştir. Bu tarihten sonra “Boğazlar Meselesi” uluslararası bir nitelik kazanmıştır.



İngiliz, Rus ve Fransız ortak donanmasının Navarin’de Osmanlı donanmasını yakması ve daha sonraki dönemde Rusya’nın Edirne’yi ele geçirmesi neticesinde imzalanan Edirne Antlaşması ile Rusya’nın ticaret gemilerinin yanı sıra, Boğazlar barış zamanında tüm yabancı devletlerin ticaret gemilerine de açık hale getirilmiştir. Mısır valisi Mehmet Ali Paşa isyanı neticesinde Rusya’nın destek ve yardımını sağlamak amacıyla, 1833 yılında imzaladığı Hünkâr İskelesi Antlaşması’nın gizli maddelerinde, Rusya’nın muhtemel bir savaşta Osmanlı Devleti’ne yapacağı yardıma karşılık, Osmanlı Devleti’nin Boğazları diğer bütün yabancı devletlerin savaş gemilerine kapatması esası kabul edilerek Rusya’nın yıllardır arzuladığı durum gerçekleşmiştir. 

Çok Taraflı Antlaşmalar Devresi :
Bu durum karşısında beş büyük devlet (İngiltere, Fransa, Rusya, Prusya, Avusturya) ile Osmanlı devleti arasında 1841 yılında Londra Boğazlar Sözleşmesi akdedilmesiyle çok taraflı antlaşmalar devri başlamıştır.

1841 Londra Boğazlar Sözleşmesi kapsamında;Barış zamanında Boğazları bütün devletlerin savaş gemilerine kapatılması,Savaş zamanında ise hafif savaş gemilerine özel fermanlarla Boğazlardan geçiş hakkı verebilmesi kararlaştırılarak Rusya’nın “Hünkâr İskelesi Antlaşması”yla Boğazlar üzerinde sahip olduğu tekel ortadan kaldırılmıştır.


Bu sözleşmeyle dönemin güçlü Avrupa devletleri, deyim yerindeyse emellerine kavuşmuşlar ve Boğazlardan geçiş rejimini çok taraflı bir antlaşmayla teminat altına almışlardır.



Daha sonra akdedilen 1856 tarihli Paris Antlaşması’nda, Karadeniz’in tarafsızlığından bahsedilirken, Boğazların “katiyen ve daimi olarak memnu ve mesdud” yani kapalılığı esası kabul edilmiştir.




 Rusya, 1870’de tek taraflı olarak Paris Antlaşmasının ilgili hükümlerini tanımadığını ilan etmiş, bunun üzerine Londra’da yeniden bir konferans toplanmış ve Karadeniz Hakkında Londra Antlaşması imzalanmıştır. Bu antlaşma ile Osmanlı Devleti ve Rusya’nın Karadeniz’de donanma bulundurma ve tersane kurma hakları yeniden kabul edilmiştir. Rusya bu antlaşmayla sıcak denizlere inme politikasını gerçekleştirmek için inisiyatifi ele geçirirken, Osmanlı Devleti ise kısa bir süreliğine kendi kıyı toprakları üzerinde kısmi egemenlik hakkına yeniden kavuşmuştur.



Rusya, batılı ülkeler tarafından “hasta adam” olarak tabir edilen Osmanlı Devleti’nin Karadeniz’deki hâkimiyetine son vererek Karadeniz’i bir Rus iç denizi haline getirmek için “93 Harbi” olarak da bilinen Osmanlı-Rus Savaşı’nı başlatmış, Osmanlının ağır mağlubiyeti sonucunda yapılan Ayastefanos (Yeşilköy) Antlaşması ile;



Boğazlar konusunda 1841 “Londra Antlaşması”nın hükümleri tekrar teyit edilirken,Antlaşmaya Boğazların barışta ve savaşta Rus limanlarına gelecek ya da Rus limanlarından gidecek tarafsız ticaret gemilerine açık bulundurulacağı hükmü de eklenmiştir.


Osmanlı Devleti I. Dünya Savaşında Boğazları kendi rızası dışındaki bütün yabancı harp ve ticaret gemilerine kapatmıştır. Fakat yenilginin sonucunda imzalanmak zorunda kalınan Mondros Mütarekesi’yle Çanakkale ve İstanbul Boğazları’nın her iki kıyısında yer alan istihkâmların müttefik devletlerce işgalini kabul etmek zorunda kalmıştır.



10 Ağustos 1920’de imzalanan Sevr Antlaşması’yla Boğazların savaş ve barış zamanlarında bütün yabancı devletlerin savaş ve ticaret gemilerine, sivil ve askeri uçaklarına açık olması ilkesi doğrultusunda yeni bir Boğazlar rejimini öngören bir döneme girilmiştir. Görülmektedir ki, Osmanlı Devletinin kaderi, denizlere ve Türk Boğazlarına hâkimiyeti ile paralellik göstermiş; devletin gelişmesi ile tam hâkimiyet dönemine girilmiş, devletin güç kaybetmesiyle de Boğazlar üzerinde hâkimiyet giderek azalmıştır.
24 Temmuz 1923 tarihinde, yeni ve dinamik Türkiye Cumhuriyeti’nin imzaladığı Lozan Barış Antlaşması’nın Boğazlardan geçiş rejimine ilişkin temel prensibini içeren 23. maddesine göre;



Çanakkale Boğazı’nda, Marmara Denizi’nde ve İstanbul Boğazı’nda, barışta ve savaşta, denizden ve havadan geçiş ve ulaşım serbestliği ilkesi kabul edilmiş.
Diğer taraftan, Boğazlar Milletler Cemiyeti’nin koruması altına alınırken, Boğazlara ilişkin düzenlemeler bir uluslararası komisyona bırakılmıştır. 

       

     Boğazlar üzerindeki egemenliği kısıtlayan bu durum Avrupa’da gelişen yeni siyasi ortamdan istifadeyle, Atatürk’ün büyük gayretleri neticesinde 22 Haziran 1936 tarihinde İsviçre’nin Montrö şehrinde uluslararası bir konferans toplanmasına karar verilmiştir. Çalışmaların sonucunda yukarıda tarihsel olarak statü değişikliklerini ve stratejik önemini incelediğimiz Türk Boğazları için günümüzde geçerliliğini koruyan ve 81 yıldır başarılı bir şekilde uygulanan Boğazlar Rejimi belirlenmiştir.



Montrö Boğazlar Sözleşmesi nedir? Montrö anlaşması hangi maddeleri içerir?   

Verdiğim linkten incelenirse çok daha detaylı bilgilere erişilecektir.

BİZ GEZERKEN VE ARAŞTIRIRKEN ÇOK KEYİF ALDIK. BLOGA RESİM KOYMAYA DOYAMADIM.

SİZE DE PATİ PATİ GEZİLER DİLERİM :)

Read More